Akşehir Nida-Der'de Seminer: Dünyevileşmenin Psikolojisi ve Aile


(AİLE AKADEMİSİ/11 NİSAN 2015)- Aile Akademisi Derneği Başkanı Mücahit Gültekin Akşehir Nida-Der'in düzenlediği "Dünyevileşmenin Psikolojisi ve Aile" konulu seminerde konuştu. Seminerden önce Nida-Der Başkanı İsmail Hakkı Koç ve yönetim kurulundan  Kubilay Mistili ile birlikte Nasreddin Hoca'nın türbesi ve Akşehir 'in tarihi evleri ziyaret edildi.

Nida-Der (Nasreddin Hoca İlim Kültür ve Dayanışma Derneği) seminer salonunda gerçekleştirilen seminerde Mücahit Gültekin sözlerine, Batı Avrupa ve Amerika'nın ahlaki bir çöküşü yaşadığını belirterek başladı. Bu ülkelerde, toplumun yaşadığı psikolojik ve sosyal sorunlara örnekler veren Mücahit Gültekin, Türkiye'de de özellikle son 15 yılda Avrupa ve Amerika halklarının yaşadığı sorunlara benzer sorunların artmaya başladığını vurguladı. Gültekin, seminerde özetle şunlar üzerinde durdu:

"Eskiden Avrupa ve Amerika'daki sorunları filmlerden görür, gazetelerden okur ve şöyle derdik: 'işte ahlaksızlığın sonucu budur! Avrupa bunalım yaşıyor' Maalesef artık bu sorunları kendi ülkemizde ve yakın çevremizde de görüyoruz. Bütün bu sorunlar dünyevileşmenin bir sonucudur. Avrupa ve Amerika'daki halkın bu trajediyi yaşamasının sebebini, 'Adamlar dinden, imandan bihaber' diyerek kolayca açıklıyorduk. Peki Müslümanlar olarak bizim bu tür sorunları yaşamamızı nasıl açıklayabiliriz? Dört yıl içinde sadece çocuklarda uyuşturucu kullanımının %139 arttığını nasıl açıklayabiliriz? son 10 yıl içinde 1 milyon 200 bin çiftin boşanmasını, ailenin çökmesini nasıl açıklayabiliriz? Bakınız, 14-15 yaşlarındaki gençlerimiz tuvaletlerde ölüyor. İçine düştüğümüz bu ahlaki krizi, ahlaki düşüşü nasıl açıklayabiliriz? Ne oldu da Müslümanlar dünyevileşti? Bu tablo nasıl oluştu?

Dünyevileşmenin mekanizmasını anlamak için 28 Şubat sürecini iyi analiz etmemiz gerekir. Elbette ki, içinde bulunduğumuz tabloyu, sadece 28 Şubat'la açıklayamayız, bunun tarihsel ve düşünsel başka sebepleri de var. Ama 28 Şubat'ta yaşananlar bugünü anlamamızı kolaylaştırıyor. Ayrıca, elbette ki, bu söylediklerimin dışında kalan kesimler de var. Buradaki tespitlerin her kesimi kapsamadığını belirtmek gerekir.

Sözünü ettiğim sorunların temelinde kaybetme korkusu yatıyor. Dünyevileşme, bir toplumun mal, makam, şan, şöhret, rütbe ve başarı gibi motivasyonlarla hareket etmeye başlamasıdır. 28 Şubat sürecinde Müslümanlara iki duygu güçlü bir şekilde yerleştirildi: Korku ve suçluluk. Suçluluk duygusundan, suçlamanın içe yönelmesini;  bizi motive eden kişi ve değerlerin suçlanmaya başlanmasını kastediyorum. Fatura, özellikle Milli Görüş'ün liderine ve bazı öncü şahsiyetlerine kesilmişti. Örneğin, bir dönem 'yeni bir dünya' şiarının lideri olarak görülen Erbakan Hoca artık suçlanmaya başlanmıştı: : 'Tatlı mı olacak, kanlı mı? demeseydi' 'Şunu yapmasaydı, bunu söylemeseydi',  'Başbakanlık konutunda iftar vermeye ne gerek vardı,?' 'İslam ortak pazarı demeye ne gerek vardı, zaten olacak bir şey değildi' gibi suçlamalar bir kimlik ve iddiadan yavaş yavaş vazgeçildiğini gösteriyordu. Bu da tabi ki, İslami kesimi bizim değerlerimizle çatışan argümanlara açık hale getirdi. Bunun arkasında güçlü bir kabul edilme duygusu bulunuyordu."

Dünyevileşmeyi, ameli dünyevileşme ve dünyevileşmenin rasyonalize edilmesi anlamına gelen zihinsel/düşünsel dünyevileşme olarak ikiye ayıran Gültekin, asıl tehlikenin dünyevileşen amellerimizin rasyonalize edilmesi, İslami gerekçeler bulunarak meşrulaştırılması olduğunu söyledi. Gültekin sözlerine şöyle devam etti:

"Bizler, suçlanmaya, kınanmaya, yalnız bırakılmaya, horlanmaya ve dışlanmaya tahammül edemedik. Bundan kurtulmanın yolu olarak bize, 28 Şubat öncesi İslami dili ve kimliği yumuşatmamız önerildi. Bu dil, çatışmacı olmayan, Avrupa değerleriyle uyumlu ve küresel sisteme entegre olmuş bir dil ve söylemdi. Bunu yapabileceğimizi gösterdiğimizde üzerimizdeki sopa kalktı ve 28 Şubat'ta kaybettiklerimizi geri almaya başladık. Ama tabi ki uzun bir süre, eskiye dönmememiz için, o sopanın yeniden çıkabileceği bize sıklıkla hatırlatıldı. Bugün de hala bu sopa tamamen kalkmış değildir.

Diğer taraftan 28 Şubat'ta elimizden alınan hakları bize İslam değil; liberal değerler vermişti. Liberal değerler eşcinselliğe özgürlük tanıdığı kadar başörtüsüne de özgürlük tanıyordu. Bir bakıma eşcinselliğin özgürlüğü, başörtüsünün özgürlüğünün teminatını oluşturuyordu. Bu sebeple, 'her türlü yaşam tarzına saygılıyız' argümanı sık kullanılan bir argüman haline geldi. 'Spor sayfası yayınlamak caiz midir?' tartışmaları geride kalmış, İslami kesime hitap eden gazeteler 'Filenin Sultanları'nı manşet yapmaya başlamıştı.

İslami kesim, kendini bu yeni dönemde, tevhid-şirk, tuğyan-tağut, müstekbir-mustazaf, hak-batıl gibi kavramlarla değil; demokrasi, "insan hakları", "özgürlük" gibi liberal değerlere dayalı kavramlarla ifade etmeye başladı. Dünyevi anlamdaki başarı Müslümanların normalleştiğinin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul gördü. Özellikle ekonomik alana, statü/diplomaya önem veriliyordu. Anne-babalar daha çok çocuklarının karnesini ve iyi üniversiteler kazanmasını önemsiyordu. Bunlar olumlu-olumsuz olmasından öte, değişen dünya ve mücadele algımızı göstermesi açısından önemlidir.

Ne var ki, tam böyle bir atmosferde çocuklarımızı ve gençlerimizi kaybetmeye başladığımızı gördük. Kaybetme korkusu, kaybetmekle sonuçlanmıştı.  Bu dönemde boşanma oranlarının; depresyon, panik atak, sosyal fobi gibi  sorunların artmaya başladığına şahit olduk.

Dünyevileşme döneminde, çocuklarımız için içeriksiz, ideolojisiz, düşmansız bir dünya sunuldu. Nehy-i anil münkeri olmayan, bir din tasavvuru oluştu. 'Bizim yaşam tarzımıza karışılmaması' yeterli görülmüştü. Halbuki, İslam bize 'Hak gelince Batıl zail olur' diyordu. Hak ve batılın bir arada yaşaması mümkün müydü?

Bugün, çocuklarımızı ve gençlerimizi yeniden kazanmamızın yolu çocuklarımıza düşman bilincini kazandırmaktan geçiyor. Biz dünyaya düşmanımızla birlikte indik. Allah bizi, düşmanlı bir dünyaya göre yaratmış. Eğer çocuklarımıza gerçek düşmanı göstermez isek, çocuklarımız, bizimle ve kendileriyle kavga etmeye başlar. Nitekim öyle de oluyor. Elbette ki, kerih bir mücadeleden bahsetmiyorum. Allah bizden en güzel şekilde mücadele etmemizi istiyor. Bizim mücadelemiz, bütün dünya halklarının kazanmasına dönük olmalıdır.

Kaybetmekten korkmamalıyız. Kaybetmekten korkmanın sonucu, kaybetmektir. Bizim için kaybetmek ve kazanmaktan çok İslami değerler için en güzel şekilde mücadele etmek önemlidir. Kazanmayı isteyebiliriz, bunun için çalışırız. Ama sonuç Allah'a aittir. Allah bizi kaybetmekle de imtihan etmek isteyebilir. İslam tarihinde, yenilgiler de olmuştur, zaferler de olmuştur. Her ikisi de imtihandır. Kah nimetle imtihan ediliyoruz, kah musibetle. Adını doğru koyarsak sorun olmaz. Yenilgi de zafer de imtihandır."

www.aileakademisi.org

 

nida.jpg

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim