Mücahit Gültekin "Sosyal Hayatta Kadın" Panelinde Konuştu


(AİLE AKADEMİSİ/13 MART 2015)- Afyon Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü çerçevesinde "Sosyal Hayatta Kadın" paneli düzenlendi. Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinin katıldığı panelde Mücahit Gültekin de "Toplumda Kadın ve Şiddet" başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Mücahit Gültekin'in panelde yaptığı sunumun tamamını yayınlıyoruz:

***

Değerli Katılımcılar,

Şiddet, Türkiye'de ve Dünyada giderek yaygınlaşan önemli bir sorun. Şiddetin dili ve eli herkese ve herşeye uzanıyor. Her gün yeni bir cinayet haberiyle sarsılıyoruz. Korku ve gerilim filmlerinde bile rastlanılması mümkün olmayan sahnelerle karşılaşıyoruz. İnterpres'in araştırmasına göre 2014'ün ilk 10 ayında Türkiye'de sadece yazılı basında 47 bin kadına şiddet haberi yer almış.

Her 8 Mart'ta ve her 25 Kasım'da kadına yönelik şiddeti lanetliyoruz. Kamu spotları hazırlıyor, devlet erkanının, sanatçıların ve STK'ların destek verdiği kampanyalar düzenliyoruz. Gazeteler manşet atıyor, televizyonlar özel programlar yapıyor, uluslar arası kuruluşlar projeler hazırlayıp uyguluyor. Ama bir gerçek var ki, hiç değişmiyor. Şiddet bütün bir toplumu kuşatmaya devam ediyor.

Peki neden? Neden bunca çabaya, bunca lanete, bunca gündem edilmesine rağmen şiddet hız kesmiyor?

Çünkü, şiddetin asıl sebeplerini konuşmuyoruz. Çünkü bir taraftan, şiddeti var eden, şiddeti besleyen ve şiddetten beslenen bir kültürün çarklarını döndürmeye devam ediyor, diğer taraftan ise şiddetin kurbanları için gözyaşları döküyoruz.

Hazzın, konforun, rekabetin yüceltildiği neo-liberal kapitalist kültürün asıl sorun olduğunu görmüyoruz. Şiddetin bir semptom olduğunu, bu semptomu var eden "görünmez elin" hepimizi şiddetin hem faili hem de mağduru haline getirdiğini konuşmuyoruz.

Büyük fotoğrafı görmüyoruz. Şiddetin legalleştirildiği, normalleştirildiği bir psikolojik iklimde yaşıyoruz. Dünyada silahlanma için 2 günde harcanan para yaklaşık 5 milyar dolardır. Bu rakam BM'nin 3. dünya ülkelerinde çölleşmeyi önlemek için 20 yılda harcadığı paraya eşittir.  

RTÜK'ün açıklamasına göre bir çocuk ilkokulu bitirene kadar TV'de 100 bin şiddet içerikli sahneyle karşılaşıyor. Medya bir taraftan şiddet ve cinsellik temalı programlarla beslenirken; bu tarz benim gibi programlarda kadınlara her gün hakaret yağdırılırken, diğer taraftan cinayet kurbanları için timsah gözyaşları dökmeye devam ediyor.

Tetikçiyi görüyor ama azmettiriciyi fark edemiyoruz. Çevremizde gördüğümüz şiddetin faillerini lanetlerken, azmettirici neo-liberal kapitalist kültürün yaşam tarzını içselleştiriyoruz.

Güce tapıyoruz. Neo-liberal kapitalist kültür hepimize kazanma hırsı yüklüyor. Kaybetmenin en büyük günah olduğu bir kültürle motive ediliyoruz. Güzelliğin, zayıflığın, konforun, rütbenin, makamın, makyajın, hazzın ve keyfin ülküleştirildiği, teşvik edildiği bir sosyal nizamda hepimiz birbirimizi rakip/hasım olarak kodluyoruz. Bu rekabet artık günümüzde anne karnında başlıyor. Örneğin, anne-babalar çocuklarının sözelci olmasını istemiyor. Çocuklarını sayısalcı olmaya yönlendiriyor.  Çünkü sözelci olmak demek "kaybetmek" anlamına geliyor. Çocukları karnelerini getirdiğinde ilk baktıkları ders matematik oluyor. 

Adam Smith'in kavramsallaştırdığı "görünmez el" kişisel menfaat duygusu olarak tarifleniyor. Önce herkesin kişisel menfaati peşinde koştuğu bir dünyayı kuruyor, sonra bütün bir insanlığı bu kurgunun oyuncuları olarak kodluyoruz. Oyunu kurgulayanlar, ihtişamlı yaşam modellerini her gün defalarca karın tokluğuyla yaşayanların önüne sunuyor. "Siz de ulaşabilirsiniz" mesajı veriliyor; yeter ki rekabete hazır olun. Rekabetin koşullarını yerine getirin deniliyor. Halbuki birilerinin bir gecesi 25 bin euro olan Gökyüzü Villası'nda kalabilmesi için birilerinin yerin üç yüz metre altında çalışması gerektiği gerçeği gözlerden uzak tutuluyor.

Suçun ve şiddetin doğal çevresini/iklimini bu oyunda kazananlar var ediyor. BM'nin 2013'te yayınladığı küresel cinayet raporuna göre Dünyada en fazla cinayetin işlendiği ülke Honduras. Bu ülkede öldürülenlerin %93'ünü erkekler oluşturuyor. Bakınız, Honduras'ta cinayetlerin temel sebebini fakirlik oluşturuyor. Bu ülkede insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için ölümün sınırlarında gezen işler yapmak zorunda kalıyorlar. Kazananlar kendilerine şiddetten arındırılmış bölgeler/adalar/siteler var ediyor. Kaybedenleri varoşlara mahkum ediyor. Her ülke, her şehir, kaybedenleri şehrin dışına itiyor. Onları görmek istemiyor. Varoşlarda yaşayanlar, kazananların bölgesine ancak "bakıcılar" olarak gelebiliyor. Neo-liberal dünyanın bütün şehirleri bölünmüştür. Her şehir kendi kaybedenlerine cüzzamlı muamelesi yapar. Kendini site adı verdiği tel örgülerle çevrili ve güvenlik görevlileriyle korunan arındırılmış bölgeler var ederek kendi kaybedenlerinden korumaya çalışır. Bu kişiler kaybedenleri görmeyecekleri bir dünya var ederler kendilerine. Kazanalar ilk iş olarak, kazananlarla birlikte yaşayabilecekleri yaşam merkezlerine göç eder.

Değerli Katılımcılar,

BM geçtiğimiz yıllarda her gün 24 bin kişinin açlıktan öldüğünü açıkladı. Açıklama oldukça ilginç. Hepimizde bir üzüntü yaratıyor ama öfke yaratmıyor. Çünkü açıklamaya göre katil "açlık"tır. Ne var ki, açlığı dövemezsiniz, açlığı hapsedemezsiniz, açlığa üzülmekten başka ne yapabilirsiniz ki? Peki bu açlığın bir faili var mı? Burada bir şiddet görüyor muyuz? Daha da çarpıcı olanı şu: Bize sunulan ana çerçeve bu ölümler için şu yorumu da yapmaya izin veriyor: "Tembellik, çalışmamak, kafayı çalıştırmamak... işte bütün sebep bu..." Kapitalist kültür, açlıktan öleni, açlıktan ölümün faili olarak yorumlayabilmemize imkan vererek bize kendimizi rahatlatma fırsatı da vermiş oluyor.

Yine geçtiğimiz temmuz ayında gazetelerde ilginç bir araştırma haberi yayınlandı.

Haber, Çin'de her yıl 600 bin kişinin çok çalışmaktan dolayı öldüğünü yazıyordu. Araştırma 23 Nisan gecesi önemli bir raporu yetiştirmek için mesaideyken ölen Li Jianhua adlı bir çalışanın hikayesi eşliğinde veriliyordu. Bir bankacı olan Li'nin ölümünden sonra kurumun yaptığı açıklama ilginç: "Li, işin kalitesini artırmak için mesaiye kalmaktan çekinmedi. Gece gündüz çalıştı ve işini belirli bir disiplin içinde tüm enerjisini ve tutkusunu vererek yaptı" deniyor. Yani "kapitalizm şehidi" oldu demek istiyor her halde kurum...Habere göre buradaki fail de "çok çalışmak" mış...

Değerli Dinleyiciler,

Kadına yönelik şiddeti, genel şiddet olgusundan kopararak anlamak mümkün görünmüyor.

Şiddetin nedenini cinsiyete indirgeyen ve "erkek egemen" kültürle açıklayan teoriler şiddetin bileşenlerini ve derinliğini görmemizi engelliyor. Bakınız, BM'nin 2013 Küresel Cinayet Raporu'na göre bir yıl içinde dünyada 437 bin cinayet işlenmiş. İşlenen cinayetlerin cinsiyet dağılımına bakıldığında 344 bin erkek öldürülürken, 93 bin kadın öldürülmüş. Erkekler kadınlara oranla 4 kat daha fazla cinayete kurban gitmiş. İlginç bir şekilde dünya ortalaması ve kıtalar ortalamasına bakıldığında da yaklaşık olarak aynı oranla karşılaşıyoruz. Dünya ortalamasında bütün cinayetlerin %79'unda erkekler öldürülürken, %21'inde kadınlar öldürülmüş. Türkiye'de de aynı yıl bütün cinayetlerin %79,5'unda erkekler kurban olurken, %20,5'unda kadınlar öldürülmüş.

Erkek egemen kültür/ataerkil kültür klişesiyle açıklanmaya elverişli olmayan veriler üzerinde yeterince durulmuyor.

Bakınız, Avrupa kıtasındaki kadına şiddet ve cinayet verileri, oldukça çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor.

Avrupa kadın cinayetlerinin en fazla işlendiği 2. kıta durumunda. Avrupa'da kadın cinayetleri oranı (%28) Türkiye'den ve dünya ortalamasından 7 puan daha fazla.

Avrupa bunun yanında cinayetten dolayı hüküm giyen kadın oranında birinci sırada. Dünya ortalaması %5 iken bu oran Avrupa'da %8.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin en iyi uygulandığı 4 ülkede cinayet ve tecavüz oranları da dramatik boyutlarda:

İsveç'te her iki kadından biri şiddete maruz kalıyor. İsveç'te bütün kadın cinayetlerinin %40'ı partnerleri tarafından işleniyor. Finlandiya'da bu oran %34...

Örneğin, Kostarika'da bu oran %11, Jameika'da ise %5. Kostarika TCE indeksinde 29. sırada iken, Jameika 51. sırada...

Dünyada bir yıl içinde en fazla cinayetin işlendiği Honduras'ta öldürülenlerin %93'ü erkek, %7'si kadın. Honduras TCE endeksinde 74. sırada.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinde bir numara olan İzlanda, tecavüz oranları verilen 50 ülke arasında kadınların en fazla tecavüze uğradığı 4. ülke... Toplumsal cinsiyet eşitliğinde 2 numara olan Finlandiya 7. sırada yer alıyor.

Bu veriler, şiddetin çözümünü toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde ele alan yaklaşımların tartışmalı olduğunu ortaya koyuyor. Zira, 60 yıldan beri TCE politikalarının uygulandığı bu ülkelerde şiddetin hız kesmediği, artarak devam ettiği görülüyor.

Değerli Katılımcılar,

Şiddetin risk faktörleri üzerinde de maalesef yeterince durulmuyor. Ülkemizde şiddet üzerine yapılan haberler ve geliştirilen söylem şiddeti sadece cinsiyet faktörüne indirgeyerek açıklamaya çalışıyor.

Dünya Sağlık Örgütü kadına şiddeti tetikleyen 16 risk faktörü sayıyor. Debarbieux yüzlerce araştırma sonuçlarını derleyen bir meta analiz çalışmasında şiddetin 36 risk faktörü olduğunu belirtiyor. Capaldi ve ekibi 25 risk faktörü sayıyor. Bur risk faktörleri içinde özellikle alkol, fakirlik ve kumar öne çıkıyor.

Örneğin alkol kadına şiddetin temel risk faktörleri arasında gösteriliyor. Alkol tek başına kadına şiddeti 18 kat daha fazla arttırıyor. Kumarla birlikte alkol kadına şiddeti 50 kat daha fazla arttırıyor.

Özellikle şiddet ve kadına yönelik şiddetle ilişkili yapılan araştırmalar alkolün şiddet üzerindeki etkisi üzerinde özellikle duruyor. Amerikan Psikologlar Birliği alkol ve fakirliği şiddetin ana risk faktörleri arasında gösteriyor.

Burada özellikle DSÖ'nün risk faktörleri arasında saydığı "sosyal sermaye"nin tükenmesi üzerinde özellikle durulması gerekiyor. Zira medyanın şiddeti işleme biçimi sosyal güveni sarsmaya hizmet ediyor. Özgecan Aslan ve diğer şiddet/cinayet olaylarında bütün bu yayınlardan arta kalan sadece "vahşet görüntüleri" ve "çığlıklar" oluyor. Bütün bu yayınlar menzili belirsiz bir korku ve öfke yaratıyor. Kimse niye olduğunu, nasıl olduğunu anlamıyor. Yapılan bütün yayınlardan sonra topluma derin bir "güvensizlik ve korku" çöküyor. Yapılan haberler, "Baban, arkadaşın, abin, ailen" de dahil "kimseye güvenme" gibi bir mesaj veriyor. Topluma çöken bu güvensizliğin kendisi şiddeti yeniden mayalıyor.

Değerli misafirler,

Vurgulamış olduğum gibi kadına şiddet olgusunu, genel şiddet olgusundan kopararak anlamamız mümkün görünmüyor.  

Zira, erkekten kadına, erkekten erkeğe, kadından kadına, kadından çocuğa, patrondan işçiye, çalışandan çalışana, insandan doğaya, insandan hayvana yönelen şiddet hız kesmiyor.

Örneğin, Michigan Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma her üç ebeveynden birinin henüz bir yaşına gelmemiş bebeklerini dövdüğünü gösteriyor. İsveç'te her 10 kişiden biri işyerinde gördüğü şiddet sebebiyle intihar ediyor. Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde bir yıl içinde 12 milyon kişinin mobbing mağduru olduğu vurgulanıyor.

Bütün bu trajik tablo şiddetin cinsiyete ya da erkek egemen kültüre indirgenerek açıklamanın mümkün olmadığını gösteriyor.

Değerli Dinleyiciler,

Ben başta belirttiğim gibi, anahtarı yanlış yerde aradığımızı düşünüyorum. Öfke ve haz kültürü arasındaki ilişki üzerinde yeterince durmuyoruz.

Halbuki, şiddetin yakıtı olan öfke ile hazza bağımlılık arasında yakın bir ilişki var. Haz ve keyif duyduğu şeylere ulaşması engellenen kişi derin bir öfke yaşar. Öfkeyi araştıran literatürün "engellenme toleransı" olarak isimlendirdiği kavram,  haz ve öfke arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardım ediyor. Bir kişi hazza ne kadar bağımlıysa ve haz duyduğu kaynakların çeşitliliği ne kadar fazlaysa "engellenme toleransı" o kadar düşüyor; yani o kadar yoğun ve sık öfke yaşıyor. Bağımlıların (internet bağımlısı, kumar bağımlısı, madde bağımlısı) bağımlı olduğu şeye ulaşması engellendiğinde aniden saldırganlaşması ve şiddete başvurması, engellenme toleranslarının düşük olmasıyla ilgili.

Değerli Dinleyiciler,

Herkesin almaya ve kazanmaya odaklandığı bir dünyada, empatinin, diğerkamlığın, acımanın ve hoşgörünün hakim olmasını bekleyemeyiz.

Neo-liberal kapitalist kültür bir rekabet medeniyeti var etmiştir.

Yardımlaşmayı değil, yarışmayı; merhameti değil rekabeti, hakkı değil gücü yücelten bir kültürün şiddet üretmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Gerçekçi ve kalıcı bir çözüm için, vermenin, affetmenin, sabretmenin, hoşgörmenin, merhametin gerçekten değerli olduğu bir dünya var etmeye çalışmaktan başka çaremiz yok.

Eğer bir gün anne ve babalar çocukları karnelerini getirdiğinde karnenin ilk olarak sağ tarafına bakar ve "Matematiği kaç hatırlamıyorum, ama benim oğlan düşene el uzatma davranışından tam puan almış" diye övünürlerse şiddeti çözmek yolunda önemli bir adım atmış olacağız. 

www.aileakademisi.org

 

dsc_2956.jpg

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim