FATMA SARI "PARANOYAK ANNE BABALIK" KİTABINI KRİTİK ETTİ.


0000000428191-1_650x450.jpg

 

PARANOYAK ANNE BABALIK

''...alti yaşındaki oğlum Jacob, çocukluğun yetişkinler tarafından kolonileştirilmemesi gerektiğine beni ikna etti. Bu kitap onun için.'' diye takdim ediyor kitabını yazar. Oğluna bunları söylemesine sebep olan ebeveynleri de iyi gözlemlemiş şekilde bu kitabı oluşturmuş.

Son yıllarda bezdirici bir eylem haline gelen çocuk yetiştirme üzerine birçok konuyu ayrıntılı olarak ele almıştır.

İlk olarak çocuk yetiştirmenin usandırıcı bir girişim olmasının sebebini açıklamaya çalışıyor. Ebeveynleri doğal kapasitelerini sergilemeye davet ediyor bir çok noktada.

Günümüz dünyası hiç olmadığı kadar güvenli ve sağlıklıyken ebeveynlerin endişeleri nin de bir o kadar fazla olması göze çarpan bir durum. Zaten ''bugün, güvenlik artık makul tedbirler almakla ilgili değildir. Ebeveynler, risksiz bir dünya  yaratmalarını talep eden tavsiye bombardımanına tutuluyorlar.''

Ebeveynlerin gözünde dış dünya bir savaş alanıyken, çocukları o savaş alanında aciz birer mağdur olarak yerini alıyor. Bu sebeple ortaya bir endişe duygusu, bunun sonucunda kendini yetersiz gören ebeveynler ve eve hapsolan çocuklar çıkıyor.

''Çocuk yetiştirme duyguya ve içtenliğe bağlı samimi bir ilişkiden teknik yeterliliği gerektiren bir beceriye dönüştürüldüğü için uzmanın rolü özel bir önem kazanıyor'' diyen yazar bu sözleriyle ebeveynlerin uzmanlara bağımlı bir hayata merhaba dediklerini vurguluyor. Uzmanlar ebeveynlere öğüt vermekle kalmayıp hayatlarının vazgeçilmez parçası haline geliyorlar. Böylece doğal ebeveynlikten kendinden emin olmayan köle ebeveynlere doğru bir süreç oluşmuş oluyor. Öyle ki bu durumdan sadece ebeveynler değil öğreticiler de olumsuz etkileniyor. Yazar bunu çarpıcı bi örnekle gözler önüne seriyor. ''Tony öğretmenliği bırakıyor. Tony'i üç yıldır öğretmenlik yaptığı ilkokuldan ayrılmaya zorlayan şey bu ifadeyi kullanmasa da ebeveyn paranoyasıydı. Tony'nin çalışma hayatının en yorucu anları endişeli annelerle uğraşmakla geçecekti. Tony, oğlunun okula güvenli şekilde vardığından emin olmak için okul otobüsünü arkadan otomobille takip etmekte ısrarlı bir anneden bahsederken iç geçiriyordu. ''

Tehlike çanları çalmasına sebep olan çoğu olay istisnayken genel durummuş gibi lanse edilebiliyor. Ebeveynlerin endişelerini paranoya haline getirmesi için tek bir korkunç trajedik olay yeterli olabiliyor. Bu noktada yazar beşik ölümleri örneğini sunuyor. Şöyle ki bir bebeğin belirli bir yaşa kadar annesiyle teması bir çok uzman tarafından desteklenirken son zamanlardaki paranoyak tutum beşik ölümlerini gündeme taşıdı. Bu görüşe göre bebeklerin anneyle yatması, gece yetişkinin altında kalarak ölmesine sebep olmasından ötürü tehlike arzediyor. Bu sonuca götüren araştırmada ise iki yaşın altındaki 557 çocukta görülmüş bir durum söz konusu. Bu sayı, genele yayılabilecek sayıya ulaşmıyor. 

Peki nasıl oluştu ebeveynlerin paranoyakça algısı? Birçok araştırma bu algının en büyük suçlusunun medya olduğu kanaatinde. Medyanın olayları çarpıcı şekilde ele alması ebeveyn paranoyasını son derece etkiliyor. Fakat tamamen medyayı suçlamak da doğru değildir. Çünkü endişe sahibi ebeveyn, normal bir haberle bile harekete geçmekte gecikmez.  Fakat paranoyanın oluşturduğu güvensizlik öyle bir hal aldı ki '' Eskiden acımasız bir dünyadan sığınma yeri olarak idealize edilen aile hayatı, artık büyük ölçüde ev içi şiddet ve suistimal alanı olarak tasvir ediliyor. Aile içindeki mağduriyet yaygınsa, bize en yakın olan kişilere bile güvenmemeye mecburuz'' . Halbuki bir şüphe iklimi bir istismarcıyı yıldırmayacaktır, ancak bütün ebeveynlerin kendine güvenini zayıflatacaktır.

Kitabın ortalarında iki kavramdan bahsediliyor. Ebeveyn ve bebek determinizmi. Bu kavramlar bireyin yaşantısının şekillenmesinin sebeplerindeki farklılıktan doğuyor. Ebeveyn determinizmine göre bireyin hayatındaki her nokta ebeveynlerinin hata ve doğrularının sonucudur görüşüne dayanmaktadır. Bebek determinizmi, bebeğin deneyimlerini ön plana çıkarmaktadır. Ebeveyn paranoyasına sebep olan dürtü de ebeveyn determinizmini destekleyen mitlerin sonucudur.

Anne babalığın etkisi öyle abartılıyor ki yazar bu konuda çocukluk dönemi problemlerini örnek vermiştir.

-Çocuk suistimali riski

-Korkunç ikili(öfke nöbetleri ve inatçılık)

-Ögrenci kaygısı

-Okulda başarısızlık

-Depresyon

-Düşük zeka

-Şiddet içeren davranış

-Psikolojik hasar1

-Psikolojik hasar2

-Yeme düzensizlikleri

Bu problemlerin ana sebebi olarak gösterilen ebeveynlerin endişesi katlanarak artmaktadır. Bu örneklerden sonra kitapta Harris'in bir çalışmasından kesit sunuluyor: '' Anne babalık ve aile bir çocuğun gelişimine önemli bir katkı yaparlar fakat belli bir sonucu belirlemezler.'' bu savunma paranoyaya düşen ebeveynleri bir nebze de olsa rahatlatmaktadır.

Ebeveyn paranoyası hamilelik sürecini de ciddi manada kapsamaktadır. Hamilelikle ilgili sağlıkçıların önemli tavsiyeleri vardır. Fakat son zamanlarda bu tavsiyeler hamile kadınların hayat tarzlarını obsesif bir meseleye dönüştürmektedirler. Bu obsesif tavır da ebeveynleri daha çocuk doğmadan uzmana bağımlı hale getirmektedir. '' Ebeveynler, embriyoya şarkı söyleyerek ve onunla konuşarak zeki bir bebek yaratmayı saglayabileceklerine inanıyorlarsa, o zaman uzmanların müteakip yıllarda onlara yönelteceği herşeye inanacaklardır.''

Ebeveyn determinizmi, ulaşımı zor hedefler koyarak ebeveynleri başarısız olduğuna inandırır. Herşeyin sorumlusu olarak ebeveyni gördüğü için çocuklara uygulanan cezaya da sonuna kadar karşıdır.

Hiç şüphesiz ebeveyn paranoyasından en çok zarar gören, pamuklara sarılmış çocuklar oluyor. Uzmanlara bağımlı ebeveynlerin, ebeveynlere bağımlı çocukları hayata atılıyor. Daha doğrusu atilamıyor. Çünkü yalıtılmış bir ortamda yetişen birey hayatın gerçek yüzüyle karşılaştığı zaman, işte o zaman savunmasız hale geliyor. İlgi bağımlısı olan çocuk, beklediği ilgiyle karşılaşamadığı için depresyonla karşı karşıya kalıyor. Çünkü ebeveynlerin hayatın her anında yanlarında olamayacağı kaçınılmaz bir gerçektir.

Ebeveyn paranoyası, ebeveynlere doğal sorumluluklarının dışında duygu okuryazarlığı, öğretmenlik gibi sorumluluklar yüklemektedir. Duygusal okuryazarlık konusunda yazar kitabında şunlara değinmektedir: ''İronik olarak, bir terapist rolünü benimsemenin, ebeveynler üzerindeki baskısı, hakiki duyguların ifadesini zayıflatıyor. Kendilerini, çocuğunun her kelimesine sürekli ilgileniyormuş gibi yapmak zorunda hisseden ebeveynlerin, muhtemelen gerçek yeni gelişmeler hakkındaki duyarlılıkları azalmış hale geliyor.'' Başarılı çocuk yetiştirmenin duygusal temastan geçtiği görüşünün yaygınlığına da yazar dikkat çekmiştir.

Son zamanlarda verilen ödevin çocuğa mı veliye mi verildiği karmaşası öğretmenlerin gündemindedir:''Yakın zamanlara kadar çocukları okula temiz, dinlenmiş, iyi beslenmiş ve iyi giyinmiş olarak yollamak yeterliydi. Öğretmenler kendi işlerini yapacaklarını, ebeveynlerin de kendi işlerini yapacaklarını varsayıyorlardı. Bugün eğitim standartlarını geliştirmek için umutsuz bir girişim içinde bulunan ebeveynlerin çocukları hakkındaki endişeleri, onları ücretsiz öğretmenler haline getirmek için manipüle edilmektedir.'' Halbuki çocuk ve ebeveyn arasındaki duygusal bağlar, öğretme konusundaki etkililiği engellemektedir.

Ebeveynlere böyle görevler yüklenmesi, son yıllarda çalışma hayatına giren kadının çocuğuyla yeterince ilgilenememesine yol açmaktadır. Ama çocuklara olan ilginin azalmasının sebebi kadının iş hayatına girmesinden çok ebeveyne yüklenen abartılı sorumluluklardır. Toplum ebeveyn rolünü genişletmeye devam ettiği sürece, anne babalar yeterince iyi ebeveynler olmak için gerekli zamana asla sahip olamayacaklardır. Yazar bu durumu kitabın'Anne Babalık Çileye mi Dönüştü?' başlığında ayrıntılı açıklamaktadır.

Ebeveynlerin sorumluluğunu genişletme eğilimi ailelerin çocuk sahibi olmaktan kaçınmasına sebep olmaktadır. Bu kitap Avrupa ve Amerika örnekleri üzerinden gitmektedir. Fakat bu noktada bizim kültürümüzde de ailelerin çocuk sayısındaki azalma aynı durumu özetler niteliktedir.

Peki paranoyaya sebep olan görüşler kimler tarafindan ortaya atılmıştır? ''Çocukluğun anlamı hakkında kitaplar ve gazete makaleleri yazan kişiler çocuklar değildir. Karşı karşıya oldukları risklerden korktuklarını çaresizce haykıran kişiler çocuklar değildir. Risk altındaki çocuk imgesi, mevcut yetişkin duyarlılıklarının ve hayal gücünün ürünüdür.''

Çocuklar anne babaları tarafından hiçbir zaman bugünkü kadar çok sevilmemiştir. Bu durum da çocukluğun ve çocuğun kutsallaştırılmasına doğru bir yol izlemektedir. '' İnsanın üremesi üzerindeki daha fazla kontrol her yeni çocuğu, ebeveyn ve toplum için aynı derecede paha biçilemez hale getiriyor. Bu durum, paha biçilmez çocuğun mutluluğunu garanti etme konusunda yetişkinin ahlaki sorumluluğunu da arttırıyor.'' Kitabın 'Çocuklara Duygusal Yatırım' kısmında yazar Amerika'da yaygınlık gösteren hiper ebeveynlik kavramı üzerinde duruyor. Ebeveyn determinizminin makul bir genişlemesi olan hiper ebeveynlik, çocukların hayatını aşırı planlama üzerine kurulu bir anlayıştır. Fakat zamanı aşırı planlanan çocuk oyun oynamanın ve oyunun sağladığı hayal dünyasının zevkine hiçbir zaman varamamaktadır. Boş zamanlarını oyun oynamak yerine kapalı mekanlarda harcamaktadır.

Ebeveyn paranoyası yetişkin kimliğinin içini boşaltmaktadır. 'Yetişkin Kimliğinin İçini Boşaltmak' başlığında yazar şöyle söylemektedir: ''Ebeveyn determinizmi tarafından güçlendirilen yetişkin kimliklerinin içinin boşaltılması, benlik arayışının çocuklarla ilişkiyle bağlantılı hale geldiği bir iklimi besler.''

Bu durum bağlılık sorunu yaşayan yetişkinleri, baştan sözleşmeyle yola çıkan evli bireyleri ortaya çıkarmaktadır.

'' 'Eger çocuğuma birşey olursa yaşayamam.' ifadesi günümüzün ebeveyn kaygıları hakkında önemli bir fikir veriyor. Bu ifade, çocukların savunmasızlığına değil, yetişkinlerin savunmasızlığına atıfta bulunuyor; bir yetişkinin güvensizlik duygusunu ifade ediyor.''

Çocukluğun bu kadar ön plana çıkarıldığı bu paranoya çağında ebeveynlerin bir diğer sorunu ise çocuklarla jenerasyon farkını kapatma çabasıdır. Artık yetişkinler çocuklar için otoriteden ziyade arkadaş vasfını yeğlemektedirler. Olgunluk ve yetişkinlik önemsenmez hale gelmektedir. ''Ebeveynler çocuklarının akranlarıymış gibi davranmaya çalıştıklarında çocuklarına ne olmayı öğrettikleri açık değildir. Yetişkinliğin sorumluluklarının nasıl kabullenileceği konusundaki karışıklıklar, ebeveynlerin omzuna bir ekstra sorumluluk yüklüyor. ''

Bu durum en çok sınır koyma problemini ortaya çıkarmaktadır. Yazar kitabında'Sınır Koyma Problemi' başlığıyla bu konuya detaylı şekilde değinmiştir.

Ebeveyn determinizminin bu kadar revaçta olduğu son yıllarda sınır çizme probleminin olması kaçınılmaz bir gerçektir. Kendinden emin olmayan ebeveynler çocuğu elbette hangi yöne nasıl çekeceği konusunda kararsızdır.

"Bugünlerde, çocuklar bir bölünmüş kişilik sendromunun kurbanları gibi görünüyorlar. Bir yandan, çocuklar sürekli gözetime ihtiyaç duyan savunmasız yaratıklar olarak tanımlanıyorlar. Öte yandan, çocuklar genellikle hayatları hakkında bilgiye dayanan ve güvenilir seçimler yapmaya muktedir olarak gösteriliyorlar." Bu durum çocuğa yetişkin gibi mi yoksa arkadaş gibi mi davranacağını bilmeyen ebeveynin eseridir. Halbuki çocukluk, çocuk gibi davranılması gereken bir dönemdir. "Ebeveynler, başka bir yetişkine yapmayacakları şeyleri çocuklarına yapmak zorundadırlar. Çocukların altının temiz olduğunu kontrol eden ebeveynlerin aynı şeyi kendi yaşlarındaki insanlara yapmaları mümkün değildir. Onları her ne zaman yıkasalar, besleseler ya da onlara yatakta kitap okusalar, anneler ve babalar düşünmeden çocuklarına yetişkinler değil, çocuklar olarak davranırlar. Aslında ebeveynlerin çocuklara yetişkinler gibi davranmaları gerektiği anlayışı tamamen uygulanamaz bir şeydir."

Sınır çizme konusunda başarısız olan ebeveyn disiplini sağlamakta da oldukça zorlanır. Cezalandırma davranışı son yillarda kesinlikle ebeveynler tarafından kınanan bir davranıştır. Bunu yazar "Cezalandırma sorunundan yan çizmek isteyenler, bir çocuğun kötü davranışını önemsizmiş gibi gösterme eğilimindedirler. Ebeveynlere ısrarla çocuklarının davranışını analiz etmeleri ve o davranışa sebep olan şeyi anlamaları tavsiye ediliyor." Şeklinde açıklamaktadır.

"Çocukların itaatsiz davranışı, sadece 'bu yalnızca bir aşama' argümanıyla değil, yanlış davranışı tıbbi bir durum olarak ele alma eğilimiyle de kabul edilebilir davranış haline getirilir (DEHB)."

Yazarın ceza konusundaki fikri de şu paragrafta özetlenmektedir:

"Etkili anne babalık, pozitif davranışı teşvik eden disiplin taktikleri ile negatif davranışları cezalandıran güce dayanan yaptırımların makul bir karışımını gerektirir."

Yazar 'Dayak Tartışması Sorunundan açınmak' başlığında farklı bir görüşe dikkat çekmiştir. Dayağa karşı bir tutum takınmasa da dayağın neden ceza yöntemi olarak kullanılmaması gerektiği konusunda ebeveynlerin yanlış fikre sahip olduğunu öne sürmektedir.

"Çocuklara dayak atmaya karşı çıkmanın uygun argümanları vardır, fakat bunlar bilimsel araştırma alanında bulunmaz....Birkez daha, dayak atmayı reddetme bilimsel gerçekten çok ahlaki yargıya dayanır." Argümanlardan ayrı olarak her ebeveynin kendine özgü disiplin yöntemi olduğunu söyler.

Çocuk yetiştirme konusunda  yeni çağ ebeveynleri tecrübeyi önemsememektedir.  Yıllardır çocuk yetiştiren anne babaları yerine uzmanları dikkate almaktadırlar. Halbuki ortaya attıkları çözümler yıllar geçtikçe geçerliliğini yitiren uzmanların da bu konuda kafası karışıktır. Önemli bir otorite tarafından öne sürülen bir tavsiyenin birkaç yıl sonra yalnızca gereksiz değil, aynı zamanda kesinlikle tehlikeli olduğu da kabul ediliyor. Halbuki "Ebeveynlerin onbinlerce yıldır uzman yardımı almadan çocukları yetiştirmeyi başarmalarına rağmen, uzmanlar bilimlerinin, çocuk yetiştirmeye çok daha aydın ve etkili bir yaklaşım sağlayacağını iddia etmiştir."

Yazar başlıklar altında birçok örneği incelemiştir. Emzirme konusuna da ayrı olarak değinmiştir. Emzirme, bebek anne arasındaki bağı olumlu olarak destekleyen bir faaliyettir. Fakat emzirmeye taraf olarak bakmış son zaman uzmanları bunu da paranoya haline getirme fırsatını kaçırmamışlardır. Bu değişim doğal olan bir dürtüyü mekanikleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. "Emzirme fanatiklerinin beceriksiz kampanyacılığı yalnızca gereksiz ve yıldırıcı değil, aynı zamanda birçok kadın için gereksiz bir endişe ve korku kaynağıdır.... Birçok yeni anne imkansız bir duruma sürükleniyor. Yalnızca şu ya da bu nedenden dolayı emziremeyen anneler için sorunlar daha da kötü hale geliyor."

"Araştırma Kılığına Bürünmüş Önyargı" başlığında yazar otorite haline gelmiş uzmanların arkasına gizlendiği araştırmalardan bahsediyor. "Yapılan araştırmaya göre..." Diye başlayan cümleler ebeveynleri ikna etmekte bir numaradır. Peki aileyle ilgili araştırmaların nesnelliği konusunda neden şüpheler vardır? Yazar bu konuya da değinmiştir. "Her araştırma değer yargılarına bağlıdır. Ancak anne babalıkla ilgili araştırmalar bütünüyle bu tür yargılara mahkumdur. " Bu noktada yazar annenin istihdamının çocuklar üzerindeki etkisi örneğini ele almıştır. Anne istihdamının aile hayatına sağladığı yararların araştırmalarda gözardı edildiğini, araştırmanın ailesinde çalışan annelerin olduğu kişilerce yapıldığını yazar dile getirmektedir.

Kitabın çok büyük kısmında otoritesi zayıflayan, kendine güvenmeyen ebeveynlere dikkat çeken yazar "Güçsüzleşen Ebeveynler" başlığında bu konuya derinlemesine değinmiştir. Ebeveynleri küçük düşüren uzman tavırları son zamanların en çok göze çarpan tablosudur. Kusursuz ebeveyni destekleyen uzmanlar, ebeveynin paranoyasını körüklemektedir. Bütün ebevenler potansiyel yetersiz olarak görülmektedir. Halbuki anne babalık doğuştan olmadığı gibi, kitaplardan ve uzmanlardan öğrenilecek bir kimlik de değildir. " Bir çocuk sahibi olana kadar, temel anne babalık sorunları bile odaklanılmadan ve açıklanmadan kalır. Bebeklerin doğumu, pratik olarak çözmeleri gereken ilk gerçek problemleri ortaya çıkarır." Yazar bu başlığa son noktayı, son paragrafında çok net koyuyor: "Ebeveynlerin uzmanlardan öğreneceği çok şey vardır. Sağlık ve beslenme hakkında becerileri öğrenebilirler. Eğer tercih ederlerse çocuk gelişimi hakkında önemli görüşleri öğrenebilirler. Ancak, uzmanlardan öğrenemeyecekleri tek şey, çocuklarıyla ilişkilerini nasıl yönlendirecekleridir. Anneler ve babalar, diğer ebeveynlerden ve tecrübelerini paylaştıkları ve güvendikleri aile üyelerinden muhtemelen çok daha fazla şey öğrenirler. Nihayet, ebeveynlerin de çoğu zaman çocuklarının çıkarının ne olduğunu yalnızca kendilerinin bildiğini anlamaları gerekir."

Kitabın bir bölümünde devletin de aile sorunlarına dair getirdiği çözümlere değinilmiştir. Uzmanlarla aynı kategoride olarak devletin de hassas bir konu olan ebeveyn çocuk ilişkilerine müdahalesi çok yanlış bir tutumdur. Devlet eli, ailenin hassas ilişkilerine müdahale edemeyecek kadar kabadır. Evet, aile ilişkileri önemlidir. Fakat önemli olması devletin bu ilişkileri politikalarına alet etmesini gerektirmez. Politika, çözebileceği problemi arar. Problem odaklıdır.

Meselenin politik boyutuna da değinen yazar son olarak "Ne yapabiliriz?" Başlığıyla kitabı noktalamıştır. "Paranoid anne babalığı körükleyen hemen hemen bütün güçler, yetişkinler dünyasında kökleşen çözüme kavusturulmamış gerilimlerden kaynaklanır. Yetişkin kimliğinin içinin boşalması, yetişkinliğin küçümsenmesi, ebeveyn otoritesinin kaybı, ahlaki değerler hakkındaki belirsizlikler, anne babalığın uzmanlaşması ve politizasyonu ve yetişkin dayanışmasının zayıflaması, daha kapsamlı toplumdaki gelişmelerin yarattığı sonuçlardır. Bu sonuçlar, sonradan çocuklarına etkileşim vasıtasıyla güvensizliklerini aktaran ebeveynlerin yönlerini şaşırtır ve kafalarını karıştırır. " Bu tespitten sonra yazar çözüm olarak birtakım öneriler sunmuştur. Çocuklara dış dünyaya tehlikeyle bakmayı öğretmek yerine ebeveynlerine inanmayı öğretmek gerektiğini söyler. Ebeveyn korkularını yenmek için, ebeveyn dayanışmasının altını çizer. Ebeveynlere doğal olmaları gerektiğini söyleyen yazar, hata yapma hakkını kendilerine vermeleri gerektiğini söylemiştir.

Kitap, birçok haber, araştırma ve antitezlerle donatılmış bir çalışmadır. Yoğun çalışmaları içermesi, anlatılmak istenenlerin dağınık halde verilmesine sebep olsa da çok önemli tespitleri içinde barındırmaktadır. Amerika üzerinden verilen örnekler çok rahat şekilde ülkemize de uyarlanabilmektedir. Bu durum çok da iç açıcı olmamakla birlikte tabloyu en gerçekçi haliyle gözler önüne serer.

Son olarak yazarın kitabın amacını içeren paragrafını paylaşmakta fayda vardır:

" Bu kitabın amacı kaygılı ebeveyne üstün tavsiyeler sunmak değildir. Bu kitap, ebeveynler anne babalığın neden böyle usandırıcı bir girişime dönüştüğünü kavrayabilirlerse, kendilerine güvenlerini yeniden kazanmak için birşey yapabilecekleri inancından kaynaklanıyor. Bugünün anne babalık kültürü, anneleri ve babaları sistematik şekilde beceriksizleştiriyor. Yalnızca yapabilecekleri şeyi reddetmeleri için ebeveynlere muazzam baskı yüklüyor. İyi haber, eğer ebeveynler kendilerine yüklenen baskıları anlarlarsa, kendilerini bundan izole edebileceklerdir. Çocuklarının iyiliği hakkında yine de kaygılı olabilirler, ancak en azından bu korkuları daha dengeli bir perspektife yerleştirmek mümkün olacaktır."

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim