MERYEM AKTAŞ YAZDI: TÜKETİM DÜNYASI SANATI ÖLDÜRÜYOR!


                                         TÜKETİM DÜNYASI SANATI ÖLDÜRDÜ

Popüler Kültür ve Yozlaşan Sanat Algısı

  19. yüzyılın ikinci yarısından sonra kendini gösteren tüketim kültürü, her alanda nesneleri tüketimin bir objesi haline dönüştürmeyi başarmıştır.  Böylece sıradanlaşan nesne gerçek amacını yitirmiş ve bir “prestij nesnesi” haline dönüşmüştür.

 Bu boyut değişikliğinden büyük ölçüde payını alan “gerçek sanat algısı” yerini adeta bir “sanat sorunsalına” bırakmıştır. Çağdaş sanata kadar (19. Yüzyıl öncesi) sanatçının amacı yeteneğiyle birleştirerek hakikati estetize edip, alıcıda estetik bir haz uyandırmaktı. Baudrillard, modern öncesi zamanlarda sanatın sahip olduğu ayrıcalığın mevcut dünya algısıyla ilgili olduğunu dile getirmiş ve bununla ilgili görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir:

  “Zira dünya ve içindekiler Tanrı tarafından verilmişti, doğa Tanrı’nın armağanıydı dolayısıyla sanatçılar Tanrı’nın yarattığı güzellikleri tasvir (taklit) edebilen seçkin insanlardı. Sanat, gerçek dünya ile metafizik arasında ilgi-bağ kuruyordu. Sanatçılar somut-gerçek dünyadan soyut dünyaya pencere açabilen ayrıcalıklı kişilerdi. Modern zamanlarda ise sanatın aşkın (transcendental) yönü, dünyayı farklı yansıtacak özelliği “çağdaş sanat”la kaybolmuştur.”

 Hakiki sanat algısında üretken cevher sanatçının sınırsız tahayyülüdür. Sanatçı hakikati var olan yeteneğiyle bambaşka noktalardan görür ve bunu gösterebilme çabasındadır. Baudrillard’ın söylediği Tanrı ve insan arasında kurulan bağın irfanî boyutu sanatçıyı hakikate ulaştıran esas yoldur. Ve hatta toplumu dönüştürecek ve onda kalıcı izler bırakacak olan da.

 Tolstoy sanata dair:  “Bir eserin, bütün insanlık için yararlı olması için, iyi ve kötüyü ayırması, güzel ve anlaşılabilir olması gerekmektedir. Sanat ancak, belli bir sınıf için değil, büyük kitleler için yarar sağladığı zaman, sözü edilebilir bir değere ulaşır.” der. Oysa günümüz tüketim toplumunda sanat anlayışı; hızla tükenen ve tüketilen, imgelerden yoksun, dünyayı algılamak yerine yeni sistemin bir ayağını oluşturur. Sanat eseri çabuk tüketilen bir piyasa nesnesi değerini almış, sanayi nesneleri gibi sergilenmeye başlamıştır. Toplumu dönüştürmesi, ona ilham vermesi, varlığa anlam katması gereken eser; sistem tarafından kullanıldıktan sonra çöpe atılan bir sirkülasyona uğrar. 

 Gittikçe gerçek anlamını yitirmiş bir alana dönüşen, niteliğini kaybeden, içerik sorgulaması yapılmadan somutlaştırıldığından hiçbir soruya cevap veremez, yaraya merhem olamaz hale gelmiştir. Muhtevasından daha çok görüntü ve gerçeklik düzleminde değerlendirilerek, imgelerden sıyrılıp bir simülasyon içerisine hapsedilmiştir. Hakikat algısındaki kopuş ve eseri anlamsızlaştırma çabası toplumun sanata olan algısında kırılmalar ve  yanılmalara yol açmıştır. İnsanın düş gücünü harekete geçirmeyen, sadece bir görüntüden ibaret kalan gerçeklik hiçbir anlama da atıfta bulunmamaktadır. Çırılçıplak kalan imge Baudrillard’ın ifadesiyle “sanal bir gerçekliği tüm ayrıntılarıyla yansıtmakta ve düş gücünün yitirilmesine sebep olmaktadır”.

 Oysa sanatı gerçek manasıyla ele aldığımızda hakikatle insan arasında bir köprü, insanı hakikate ulaştıran bir yoldur. Popüler kültürün bir nesnesi haline gelmiş olan “çağdaş sanat”la muhatap olan insan zaman içerisinde kendi benliğine uzaklaşacaktır. Amacı gerçeği tüketerek yerine yeni tüketim nesnesi bulmak olan sistem, sanatı kullanarak insana hizmet etmeyi değil, insanı ve sanatı kullanarak sisteme hizmet etmeyi arzular.

 Modern sanat ile muhatap olan ve zamanla öz benliğinde evrilmeler yaşayan insanın zaman içinde bir çıkmaza girmesi kaçınılmaz olacaktır. Tam da burada Saadettin Ökten hocanın Gelenek Sanat ve Medeniyet kitabında dile getirdiği şu cümleler anlatılmak isteneni çok iyi özetliyor:

“Yeni insanımız, ecdadı kadar mütevekkil değildir. Hayata karşı tedirgin ve endişelidir. Ataları kadar sakin ve huzurlu olamamaktadır. Bir türlü anlayamadığı ve neden olduğunu kestiremediği bir acelecilik içerisindedir. Hayatını her an bir şeyleri elden kaçırıyormuşçasına telaşlı yaşamaktadır. Kader ile arasında ise eskilerden çok çok farklı, uzun ve uzak bir mesafe vardır. Kaderle dost eski insanımızın yerini, bugün kadere bir türlü teslim olamayan, mütereddit, aklın tedbirleri peşinde koşan ve onunla da tatmin olmayan yeni insanımız almıştır. Bu yeni insan, Batılı insan tipi gibi kadere tümüyle de karşı çıkamamakta ve kaderin hükmüne karşı isyan bayrağını açamamaktadır.”

 Batı düşüncesinin geldiği noktada, sanat gerçek anlamını yitirmiştir. Modern dönem sanat algısı hakiki hiçbir imge, anlam ve muhtevaya cevap verememektedir. Toplumsal bir kaygı güdümünde de olunmadığından dolayı içinde hiçbir yarar barındırmayan sanayi ürününe dönmüş vaziyettedir. Son yıllarda yapılan filmlerin, yazılan kitapların çoğu medya malzemesi olmaktan, anlamı yitik birer nesne olmaktan öteye geçememiştir. Bu durum doğrudan “sanatçı” algısında da yanılgılara yol açmıştır. Hakiki sanatın ne olduğunu bilmeyen “sanatçılar” doğmuş ve toplumsal olarak büyük bir çıkmaza girilmiştir. Ticari amaçla yola çıkılan bir sanat ahlakı doğmuş neyin sanata dahil  olduğunu söylemek oldukça güç hale gelmiştir.

 Sonuç olarak; son dönem modern dünyasında birçok alanda olduğu gibi kavramsal ve zihinsel yanılgının hat safhada olduğu kulvardan biri de sanat alanında yaşanmaktadır. Bir toplumun estetik zevk seviyesi ahlakının da bir yansımasıdır. Birçok zihinsel ve içsel dönüşümün başladığı noktadır. Ne olursa olsun bir sanat eseri topluma yön vermiyor, ahlaki açıdan bir anlam ifade etmiyorsa onun sanat eseri olup olmadığının yeniden tartışılması gerekir.

 

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim