Meryem Aktaş Yazdı: Tüketiyorum Öyleyse Varım!


18009848_642881779324922_1146262526_n_270x203.jpg

   


Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.

Jean Baudrillard

 

                                                  TÜKETİYORUM ÖYLEYSE VARIM(!)

 Tüketim Toplumu ve Mutluluk Algısı Üzerine

 Modern dönemle birlikte yaşadığımız toplumda “mutluluk algısı” ciddi anlamda deformasyona uğradı. Gerçek mutluluğun ne olduğunu bilmeyen,  nesneler ve maddeler yığınının arasında sıkışıp kalmış bir toplumla karşı karşıyayız. Mutluluğu salt bir nesneye yükleyen, alışverişle kendini iyi hisseden, mutlu olduğunu zanneden, henüz alamadığı bir sürü tüketim malzemesine ihtiyacı olduğunu zanneden b ir toplum. Hedonist  bir kültür, sürekli zihinlere şırınga edilmektedir. Tüm insani ilişkiler, sevgi, aşk ve dostluk da maddeleşmiştir. Bu bağlamda, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım mottosu yerine, “Tüketiyorum öyleyse varım” mottosu ikame edilmektedir.

  İhtiyaçların reklamlar ve medya tarafından belirlendiği, tüketicinin ise düşünmeye fırsat dahi bulamadan şuursuz bir şekilde ihtiyaç olarak algıladığı maddelere yönelmesi  bir algı manipülasyonundan başka bir şey değildir. Bir dönem yazılı ve görsel basının tekelinde olan bu algı yönetimi şimdilerde yerini internete bırakmıştır. İnsanlar internet ve sosyal medya yönlendirmesiyle çılgınca tüketme ve mutlu olma(!) seline kapılmışlardır.

 Günümüz postmodern tüketici mutluluk peşinde koşmayı ve ona ulaşmayı kendine amaç edinmiş ve mutluluğun tüketmeyle doğru orantılı olduğu yanılgısına kapılmıştır. Bu sebeple ihtiyacının tatminini ertelemeyen, içerik yerine ambalaj meraklısı hedonist bir varlığa dönüşmüştür.

 Modern toplumda her şeyin ispata ve ölçülebilirliğine dayanan düşünceye göre mutluluk da ölçülebilir bir kavramdır. Ve belirli göstergeler ve görünür ölçütler tarafından belirlenebilir. Bu düşünceye göre hiçbir kanıta ihtiyaç duymayan “içsel mutluluk”  kavramının tüketim toplumunda, modern toplumda,  yeri yoktur. Çünkü mutluluk kendini gösterebilmelidir, bunun için tüketilen nesnelerin niceliğiyle eşdeğerdir.

  Bu anlatılan kriterlerin dışında kalan; mutluluk için tüketmeye ihtiyacı olmayan, aynı toplumda farklı bir dili konuşuyor olmak demektir ki bu kişi toplumdan hemen dışlanır . Tüketim algısı öyle bir raddeye ulaşmıştır ki insanlarla iletişim kurabilmek, sosyal hayatı devam ettirebilmek belirli periyotlarla oluşturulmuş, alışılmış bir tüketme kapasitesine sahip olmayı gerekli kılar. Yani bu demektir ki; toplumda konuşma hakkına sahip olmak için, soyutlanmamak için kapitalist olmak, o dili konuşmaya hakim olmayı gerekli kılan bir baskıdır. Hiç durmadan bir şeyler satın alıyoruz. Ve işin trajikomik yanı aldığımız nesneleri birer mutluluk kaynağı addedip, ne kadar çok alırsak o kadar çok mutlu olacağımızı zannediyoruz.

 Esasında reklamlar ve medya bireyi daha çok şeye ihtiyacı olduğuna inandırarak,  o şeye ulaştığında daha rahat edeceği, mutluluğa daha çok yaklaşacağı konusunda kandırır. Tüketerek mutluluğa biraz daha yaklaşılacağı vurgulanır, sadece yaklaşılacağı. Bu bitmeyen bir döngüdür. Çarkın dönmeye devam edebilmesi için insanların mutluluk ve konfor vaadlerine inanıp daha çok satın alması gerekir.

 Bu toplumda öncelikle kişi kendine yabancılaşır. Tüketimin deviniminde kişinin bireysel kimliği yok olur. İstenen varlığa dönüşmeye çalışmak bir başkalaşmaya yol açar. Bu durum kişinin öz saygısını kaybettirir. Daima başkalarına (medya, moda, reklam) göre şekil alan varlığın kişiliği üzerine ne söylenebilir.

 Tüm bu yargıların ağır sonuçlarının olması kaçınılmazdır. Doğayı ve yeşili mahveden toplumun;  şehrin orta yerini parklarla ağaçlandırması, genetiği değiştirilmiş meyve ve sebzelerin piyasaya sürülmesinin ardından “ organik pazarların” kurulması, santraller, baz istasyonları v.b. yollarla kirletilen havanın açtığı problemleri çeşitli doğa dostu ürünlerle kapatmaya çalışmak vicdan rahatlatmaktır.

Baudrillard’ın dediği gibi: “Saf ve temiz bir görünüme sahip olmak isteyen her şey karşıtına dönüşmektedir… İktidarlar ancak bir ölüm simülasyonuna  baş vurarak gerçek ölümden kaçabileceklerine inanır.”

    Gerçek Mutluluk

  Bu konuda öncelikle kişinin “yaşam amacını” sorgulaması gerekir. Bir yaşam asla salt “mutlu olmak” üzerine temellendirilemez.  Mutluluk belki de dedikleri gibi hiçbir sebebe bağlı olmaksızın gelen içsel ve anlık bir durumdur.

Gerçek mutluluk; yaşam amacını bilmek ve o doğrultuda hareket etmektir. Ve bu amacı kısır, geçici zevk ve heveslere değil, aslolan hakikiki değerlere dayandırmaktır. Kutsal bir hedef çerçevesinde  yürümek, ne yaptığının bilincinde olmaktır. Gerçek mutluluk;  ihtiyacın olmadığını bildiğin bir şeyin propagandasına şahit olsan da kanmamaktır. Satın aldığımız şeylerin bize sahip olmalarına izin vermemektir.

  Gerçek mutluluk; ihtiyacın olmayan malını ve paranı infak etmendir. İnfakın kutsiyetine, yardımlaşmanın, iyiliğin üst bilincine ulaşmış olmaktır.

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim