Montaj Neslin Ruhsal Çöküşü


Komisyon: 
Kültür-Sanat Takip Komisyonu

İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak düşünsel bir eğilime sahiptir. Bu düşünsel eğilim insanın birtakım şeyler üretmesine yol açar. Şöyle ki düşünmek başlıca bir üretim biçimidir. Bu yetiye sahip olan biricik varlık olarak insanın bu yetisiyle inşa edemeyeceği şey yoktur. Elbette ki arılar da petek yapar fakat bu, düşüncenin bir ürünü değildir. Arının kodları petek yapmaya ayarlandığı için o petek yapmakla mükelleftir. Bu bağlamda insanın kodları da düşünmeye ayarlanmıştır. İnsan düşündüğü ölçüde insanlaşır. Neye yöneliyorsak değerimiz de o ölçüde şekillenir. Ruhumuza (Psykhe) yöneldiğimizde erdemleri göz önünde bulundurup o doğrultuda değerleniriz. Öyle ki bedene (Soma) yöneldiğimiz ölçüde de hayvanlaşırız. Bu da insan olmanın anlamını yitirmesi demektir. Bu minvalde düşünmek, en insanca eylemdir, diyebiliriz. Düşünmenin gerçekleştiği yer olarak akla işaret edecek olursak akıl, varlıklar âleminde yalnızca insanın sahip olduğu yegâne şeydir. Yalnızca akıl neyin iyi neyin kötü olacağına karar verebilir. Aklın pili bittiği zaman, nasıl ki cihaz pili bittiğinde kapanıyorsa, insan da işlevselliğini yitirmiş demektir. Öyleyse aklı/zihni her gün, elektrikli aletlerimizi şarj ettiğimiz gibi, şarj etmemiz gerekmektedir. Aklı çalıştırmadığımız takdirde varolan işlevselliği de zamanla azalacaktır. Bu sayede düşünmeden/refleksiyonlu davranışlar ardı sıra dizilecektir.

Yaşadığımız yüzyılı kuşatan bir kültür olarak imaj kültürü, gözün mahiyetini yitirmesine ve görmenin amacının dejenere olmasına sebep olmuştur. Görmek, asıl anlamıyla değerlendirildiğinde düşünen bir varlık olan insan için hârikulâde bir etkinliktir. Çünkü ?Görme bana, bütün bir gerçeklik alanını, somut nesneleri ve uzayı sunar ve dolayısıyla eylemde bulunmama imkân verir. Uzaysız, hiçbir eylem mümkün değildir. Bilinen, inşa edilmiş, armonik bir uzay bulunmaksızın eylem imkânsızdır.?1 O halde eylemde bulunmamız için gideceğimiz yolu görmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde bir ağaç ya da bariyer gibi her hangi bir şeye çarpmamız oldukça muhtemeldir. Görmek, hakikati kavramakla da ilintilidir. İnsan, oturduğu yerden kalkıp yağan yağmura, rüzgârın esintisiyle sallanan yapraklara, otların aksatmadan bittiği toprağa baksa şüphesiz bu bakış beraberinde bir düşünmeyi de doğuracaktır.

Bununla ilgili olarak Allah: ?Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.?2 ve ?Görmüyorlar mı; biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları, kendileri yemektedir? Yine de görmüyorlar mı??3 şeklindeki ayetlerde görmenin mahiyetini bize açıklamıştır. Bütün bunların bahsinde elbette ki birçok yaşamsal işlevi olan diğer organların gerekliliği yahut ehemmiyeti yadsınamaz. Konuyla alakalı olduğu için görmeyle ilgili olan kısma değinmek kâfi olacaktır.

Göz günümüzde çok yanlış anlaşılan bir organdır. Görme algısı bir görsele maruz kalmak yahut televizyon, internet gibi kanallardan her hangi bir şeyi izlemekten öte gidememiştir. Görme duyusunu bu anlamda kullanan insan, hakikati görmekten bahsedebilir mi? Bu anlayış insanın gözüne ve kendisine yaptığı bir zulümdür. Zulüm anlam itibariyle bir şeyi asıl yerinin dışında bir yere koymaktır. Zulmün karşıtı ise adalettir.  Adalet ise herkese hakkını vermek ve layık olduğu muameleyi yapmak yani zulüm etmemek şeklinde geçmektedir. Esasen insan, yapıp ettikleriyle en büyük zulmü kendi ruhuna yapar. Bu anlamda Antik klasik Yunan filozofu olan ve üç parçalı ruh anlayışından bahseden Platon?a göre, ?Adil ruhta, her parça kendi yerini bilip özü gereği uygun düştüğü görevi yerine getirir Adaletin en büyük avantajı ise, onun söz konusu psikolojik ahengi yaratması ve korumasıdır.?4 yani adalet yalnızca kişiler/toplumlar arası değil, insanın bizzat kendisiyle gerçekleştirdiği bir durumdur. Bu görüşü Platon?un kendi ifadeleriyle irdeleyecek olursak: ?Adalet insanın dış eylemlerinde değil, kendi içinde eyleme tarzında bulunur; gerçekte, insanın kendisiyle ve içerideki parçalarıyla ilgilidir. O, adil insanda her parçanın kendi işini göreceğini, içindeki üç ilkenin birbirinin sınırını aşmayacağını anlatıyor bize. Adil adamın içinde bir düzen kuruluyor, bu adam kendi kendini yönetiyor, yola sokuyor. Kendi kendinin dostu oluyor, tıpkı müzikteki yüksek, alçak, orta ve bütün ara tonlar gibi. İçindeki üç parçayı birbirine bağlıyor; çokken bir tek oluyor, tam bir ölçüye ve uyuma varıyor.?5

Bu babda insanın kendisine adaletli olduğu takdirde hem yaşamsal faaliyetlerinde hem de psişik anlamda bir düzen ve huzura kavuşması kaçınılmazdır. Mevzu yine insanın düşünme etkinliğinde bitmektedir. İnsan düşündüğü oranda neyin zulüm, neyin adalet olduğunu kavrayabilir. Platon?un görüşüne göre insanın düşünmemesi de bir zulümdür. Düşünen insan kendi kendini yönetip yola sokabilir; ancak düşünen insan kendisiyle bir hesaplaşmaya girebilir. Bu bağlamda insan, düşünmekle başkaları tarafından yönetilmenin/yönlendirilmenin önüne geçebilir. Düşünmeden yaşayan insan her anlamda esir olmuş demektir. Nasıl ki boş bir cisim istenilen ölçüde ve maddeyle doldurulabilirse, boş ve düşünce üretmeyen bir zihin de aynı ölçüde ele geçirilebilir. Ne yazık ki esaretin en ağırı, zihinlerin esir olmasıdır. Bedeni esir, zihni özgür olan insanların işkence karşısındaki reflekslerini de tarihten bilmekteyiz.6

İnsanın zihinsel kölelikten çıkması düşünmesiyle doğru orantılıdır. Bu noktada televizyon ve internet gibi insanı imajlar dünyasına hapseden ve hakikatin netliğinden uzaklaştırıp insana bulanık/flu bir bakış kazandıran sistemler, düşünceden/tefekkürden uzak motomot bir insan profili oluşturmaktadır. Böyle bir insan da şüphesiz kapitalist/sömürgeci sistemlerin maşası konumundadır. Baştan aşağıya dizayn edilmiş/ticari bir mal gibi üretilmiş insanlar hızla artmaktadır. Artık bilişsel anlamda üretkenliğin nesli tükenmeye adaydır. Bu küresel sistemler bir mal satabilmek için malı sattığı kişiyi de üretmesi gerekir. Kişiye mal satabilmesi için kişinin de mal olması gerekir. Maalesef ki bu kan emiciler kişideki heyecanın ve korkunun belirleyicisi haline gelmiş durumdadır. Anne-babaların da şahit olduğu gibi günümüz çocukları ve gençlerinde telefon, bilgisayar ve televizyon bağımlılığı yüksek mertebede artmıştır.

?1983 yılında yaptığı araştırmada Godfrey Ellis, Oklahoma okullarında, araştırma kapsamına aldığı altıncı sınıf öğrencilerinden yüzde 73?ünün bir video oyununa, yüzde 17?sinin ise bilgisayara sahip olduğunu gördü.?7 Bu oran günümüzde gözle görülür derecede artış göstermiştir. Çocuklar ve gençler bu cereyana şaşılacak derecede kapılmış bir vaziyettedirler. Bu durum kişiler arası ilişkileri, kişinin topluma, ailesine hatta kendisine davranışını bile etkilemiştir. Bütün gün bilgisayar ve televizyon başından kalkmayıp vakit öldüren gençlik kendi zihinlerini/düş güçlerini öldürdüklerinin ne yazık ki farkında değiller. Çocukların/gençlerin her dakikası gülme ve eğlenme odaklı olduğundan bu kitle kendinden/ruhundan uzaklaşmakta ve imajlar havuzunda boğulmaya itilmektedir. Bu sistem hiçbir boşluğa müsaade etmez, boşlukları dolduracak her türlü uygulamayı yürürlüğe sürmekten çekinmez. ?Can sıkıntısı çocuğun hem bir şeyleri beklediği hem de bir şeyleri aradığı, alttan alta umudu barındıran kararsız bir süreçtir; bu açıdan can sıkıntısı dikkatin serbest bir şekilde dolaşmasına benzer? Ancak öncelikle erişkinin bu deneyimi onaylaması ve sabırlı davranması yani onu olduğu gibi kabul edip çocuğu oyalayarak can sıkıntısını sabote etmemesi gerekir. Çocuk gelişiminde can sıkıntısı, anne yanındayken çocuğun yalnız olma kapasitesinde düzenli bir kriz olarak ortaya çıkar. Diğer bir değişle, sıkılma kapasitesi çocuğun gelişimi açısından bir başarı sayılabilir.?8

Bu anlamda can sıkıntısı çocuklara bir düşünme/üretme fırsatı sunar. Eskiden canı sıkılan çocuk, adeta bir senarist gibi oyunlar kurgular, karakterler oluşturur ve oynardı. Şimdi ise sadece izliyor; gözünü kırpmadan izliyor.  Nöroanatomistler9 aşırı görsele maruz kalmanın bilişsel yitime neden olduğunu savunmaktadırlar. İstatistiklere bakacak olursak ?İlkokul öğrencileri için ortalama izleme süresi haftada 25 saat, lise öğrencileri içinse haftada 28 saat. Bir çocuk beş yaşına geldiğinde artık 6000 saat televizyon seyretmiş olacaktır. Televizyonun etkilerini düşünecek olursak, aynı istatistiği farklı bir şekilde de dile getirebiliriz: Beş yaşına gelen ortalama bir çocuk, 6000 saat programlanmıştır.?10 Bu da zayıf düşürülmüş, duyarsız, niteliksiz bir neslin inşası demektir çünkü bu kitlenin en önemli yetisi olan akıl, görselin(visual) saldırısına maruz kalmış ve bozulmaya yüz tutmuştur.

Televizyonda her 3,5 saniyede bir görüntü değişmektedir. 3,5 saniye bir şeyi ele alıp düşünmek için oldukça kısa bir süredir. Bu sistem de, izleyici kitlenin nezdinde dünyayı boş ve anlamsız bir beldeye dönüştürmektedir. ?Seyircinin zihni tamamen, görsel görüntünün doluluğuyla meşguldür. İmajlar size dinlenme süresi tanımazlar. Başka bir şeyi yapıyorken, haberleri ya da bir konuşmayı yarım kulakla dinleyebilirsiniz. İmaj bizi tekeli altına alır: televizyonu ya seyredersiniz ya da seyretmezsiniz, fakat mektup yazıyorken veya yan odaya servis yapıyorken televizyon seyredemezsiniz. İmajlar, başka her şeyi terk edesiniz diye, sizi büyüleyip halüsinasyonlarla doldurarak bütün ilginizi tutsak alır. Bu süreç içinde onlar, bizi imajlarla dolu bir evrende yaşar hale getirerek yaşanan gerçeklikten, hatta bütün gerçeklikten koparır.?11

Medyayı elinde bulunduran küresel sistemlerin amacı bu doğrultuda az çok şekillenmiştir. Asıl hedefleri insanın insani tüm işlevlerini sıfırlayıp yalnızca tüketen ve biyolojik eğilimli yaşayan bir varlığa dönüştürdükten sonra ondan nemalanmaktır. Kapitalizm, insanı homoekonomikus olarak,yani insan ekonomik bir hayvandır, şeklinde tanımlar. Bu cihette insan, Platon?un Mağara Metaforundaki mağara duvarında gördükleri yansımaların gerçek olduğunu zanneden fakat arkadan başka sistemler tarafından yönlendirilen ve hakikatten yoksun olan tutsaklardan farksızdır.12 İnsan, bu tutsaklıktan düşünsel ve entelektüel faaliyetler gerçekleştirerek kurtulabilir. Fakat insan ısrarla, medyanın kurbanı olmaya devam etmektedir.

Gerçek şu ki, uyuşturucu niteliğinde olan bu elektronik kültür, nesle hem biyolojik, hem psikolojik etkide bulunur. Oldukça yaygın olan dizi, film ve müzik bağımlılığı gençliği eksi yönde etkilemektedir. İzlediği filmin karakterine bürünen, izlediği dizinin içine hapsolan ve dinlediği müziğin etkisine kapılan ve gerçeklikten tamamen kopan bir gençlikle karşı karşıyayız. Bunun uç örnekleri de mevcuttur:

1930?larda başlayan, etkisiyle intihar oranlarının gittikçe arttığı bir vakıaya dikkat çekmek istiyorum. Bu vakıanın adı Glommy Sunday. Macaristan?ın ünlü bestecisi ve söz yazarı olan Rezso Seress tarafından yazılan aslı ?Szomoru Vasamap? yani Türkçesi ?Kasvetli Pazar? olan şarkı bir zehir gibi işledi insanların içine. Başta Seress?in sevdiği kadın olmak üzere birçok insan bu şarkıyı dinledikten sonra arkasında şarkıyla ilgili notlar bırakarak intihar etti. Dahası da var elbette Mersin?de Ferhat ismindeki 4 yaşındaki çocuk kendisini çizgi film karakteri olan Pokemon zannederek 7. Kattan aşağıya attı. Yumuşak yere düştüğü için kırık ayakla kurtuldu. Dikkat çekmek istediğim nokta çocuğun zihin dünyası... Çünkü zihni artık Pokemonlaşmış. Çocuğun annesi olan Füsun Ağırbaş?ın yaptığı açıklama da yürekleri burkar vaziyette: ?Bu durum nereye varacak? Her anı Pokemon?la geçiyor. Televizyonda izledikten sonra ortalıkta satılan oyuncakları, broşürleri alıyor. Şu an hasta yatağında bile, Pokemon Taso denilen oyuncağı elinden düşürmüyor. Yetkililerin buna bir çözüm getirmesi gerekir."

Gençlerde de bu olgu izledikleri karakterlere özenmek olarak tezahür ediyor. Kendi benliklerinden uzaklaşıp başka bir karaktere bürünen ve onların gördüğü muameleyi görmek isteyen gençler, gerçek hayatta karşılığını bulamayınca psikolojik bunalımlara giriyor ve değişik semptomlar gösteriyor. Bu fantastik ve sürrealist rüzgârın etkisine kapılan gençlik için anne, babaya saygı göstermek vs. gibi gerçekçi şeyler, katlanılamaz bir hal alıyor. Bu oluşumun alt yapısını incelediğimizde sürrealizm, fantastik akım gibi düşünce akımları yatmaktadır. Bu akımların çıkış nedenlerini ve yapılarını irdelediğimizde de, bunların akli, ahlaki, geleneksel her türlü değeri reddedip bilinçaltının yönlendirdiği doğrultuda hareket eden bir sistem olduğunu görmekteyiz. Sürrealistler aklı, ruhun en kuvvetli düşmanı olarak kabul ederler ve ?Sürrealizm?in bütün amacı, ona bilincin mevcut krallığı içinde rekabetçi olamayacak pratik olanaklar sağlamaktır?13 Yunan stoacı filozof Epictetos, nsanları hayvanlardan ayıran akıldır. İnsan akıldan uzaklaştığı zaman, hayvan ortaya çıkar" der. Bu durumda gençler, aklın sınırlarını azad edip zihnin fikir üretme melekesini ortadan kaldırarak özendikleri fantastik ucubelere yönelmektedirler. Hal böyle olunca insanların hakikati arama arzusu diye bir şey ortadan kalkmaktadır. Çünkü ?Sürrealizm, hakikatin dayandığı durumları ve kendisini izhâr ettiği organizasyonları açığa çıkaran bir analizde hakikati eleştiriye tabi tutar.?14  

Hakikat bizzat gözümüzün önündedir de biz insanlar bu hakikati kendi zihnimizde kurguladığımız küçük, bencil dünyamızla örtmekteyiz. Belki bazılarının kurduğu dünya oldukça büyüktür ama yine merkezine kendisini koyar. Filmlerden de bildiğimiz gibi hep bir başrol vardır, bütün olaylar onun etrafında döner ve herkesin en sevdiği kişi o olur, tamamen bir masaldan ibaret bunlar! İnsanları gerçeklerden uzaklaştırıp imajlar ve masallar dünyasına iten bu sistemlere boyun eğmeden gerçeğin kendisiyle bizzat haşır neşir olmamız gerekir. Böylelikle insan olmanın mahiyeti olan düşünme etkinliğini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirebiliriz. Şayet hal böyle devam ederse kendi kendisinin kölesi olmuş, hiçbir şey ile mutlu olamayan, problemli ve hastalıklı insanların artması oldukça muhtemeldir. Hakikati kucaklamamış bir insanın da mutlu olması hiçbir şekilde beklenemez. Tüm bunlara binaen soruyorum; neticede hiçbir manevi getirisi olmayan ve her seferinde insanın ruhunu çürüten bu dalaverelerden sıyrılıp/Platon?un mağarasından dışarıya çıkarak hakikatin kollarına doğru harekete geçmemiz gerekmiyor mu?

 

Kaynakça:

1-      Bu tema için bkz., Jacques Ellul, Sözün Düşüşü s.10/Paradigma Yayıncılık (Yazarın dipnotu: Fakat, daha sonra, görme ve eylem arasındaki bu ilişkinin, görme tasarlanmış imajlara dayandığında, büyük ölçüde değiştiğini göreceğiz.)

2-      Kur?an-ı Kerim, 39/Zümer-21.Ayet

3-      Kur?an-ı Kerim, 32/Secde-27.Ayet

4-      Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi, 9.baskı, s.273, Say Yayınları

5-      Platon, Devlet, 443c-e

6-      Habeşistanlı bir köle olan Bilâl-i Habeşî(ra)?nin ?Bedenimi esir alabilirsiniz ama ruhumu asla!? sözlerini hatırlayabiliriz.

7-      Barry Sanders, Öküzün A?sı, s.46, Ayrıntı Yayınları

8-      Barry Sanders, a.g.e. s.53

9-      Nöroanatomi, insan beyninde işlevlerin yerini bulmaya çalışan tıp dalıdır.

10-   Barry Sanders, a.g.e. s.48

11-   Jacques Ellul, a.g.e. s.183

12-   Platon, a.g.e VII. Bölüm

13-   Andre Breton, Sürrealist Manifestolar (1924), Altıkırkbeş Yayın

14-   Adonis, Sûfizm ve Sürrealizm, İnsan Yayınları

montajnesil.jpg

Bu site’de yer alan bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. 
Eposta: info@aileakademisi.org  
Aile Akademisi© 2011
Tasarım:Baydar Bilişim